İngiliz İmparatorluğu'nun, insanlık tarihinin en büyük imparatorluğu olmasına rağmen, dağılması, tek bir olayın sonucu değil, dış ve iç faktörlerin karmaşık bir entegrasyonunun bir sonucuydu. Bu süreç, XX yüzyılın büyük bir kısmını kaplayarak, coğrafi siyasi değişikliklerin, ekonomik gerçeklerin ve ideolojik değişikliklerin, en güçlü devletin bile dönüşüme uğramasına nasıl yol açabileceğini göstermektedir. "Asla batmayan güneş" olarak bilinen imparatorluk, uluslar topluluğuna — egemen devletlerin gönüllü bir birliği — yerini bıraktı.
İki dünya savaşının ardından ekonomik yorgunluk
XX yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı, imparatorluğun ekonomik temellerine büyük darbe vurdu. İki savaşın da galibi olarak çıkan İngiltere, iflasın eşiğine geldi. Tam savaş yürütme maliyetleri, ABD'ye karşı devasa borçlar ve genel refah devleti'nin finanse edilmesi, İngiltere'nin kasasını tüketti. Kolonileri tutmak için gerekli olan küresel askeri altyapının sürdürülmesi, artık maliyetli bir lüks haline geldi. 1945 yılından sonra Londra, metropolun yeniden inşasına yatırım yapmak ve pahalı olan yurtdışı topraklarını idare etmek arasında seçim yapmak zorunda kaldı. Ekonomik pragmatizm, birinci seçeneğe yön verdi.
Colonilerdeki milliyetçi hareketlerin yükselişi
Metropolun zayıflaması ile birlikte kolonilerde güçlü bir antikolonyal hareket de artmaya başladı. Savaş, " Beyaz adamın zaferi" mitini dağıtarak, müttefiklerin ulusların kendi kaderlerine sahip olma hakkı gibi ilkeler verdi. Hindistan'daki Mahatma Gandhi, Gana'daki Kwame Nkrumah ve Kenya'daki Jomo Kenyatta gibi figürler, geniş çaplı sivil itaatsizlik ve silahlı mücadele kampanyalarına liderlik ettiler. İngiltere, Nazi ve faşizmle mücadelede özgürlüğün savunucusu olarak kendini görseler de, kendi kolonilerinde baskıcı bir rol oynadı ve bu, onun moral otoritesini ve imparatorluğu güç kullanarak koruma arzusunu zayıflattı.
1945 yılından sonra küresel coğrafi siyasi durumun değişimi
1945 yılından sonra dünya, iki yeni süper gücün eg ...
Читать далее